İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

28 Haziran 2017 Çarşamba

Sinop


Açık havada yoga yapmakla kalmayıp tüm ekip yoga yapmak yeni yerler keşfetmek adına kendini yakın civardaki köy yollarına vurmuştuk. Haliyle eve döndüğümde kendimi direk yatağa atıp uyumak istemiştim. Öyle de oldu.

Uyandığımda telefonumda bir sürü mesaj ve arama. 
Şöyle diyordu eşim: "Yanına pijama ve bir yedek çamaşır al akşam 18:00 da geliyorum çıkacağız."

Uyku sersemi benim yerimde bir başkası olsa birine birşey mi oldu diye düşünürdü ama bizde o ufak şehirden kaçışlar böyle geliştiği için sadece nereye gidiyoruz diye sorabildim:)

19:00 da Ordu'dan yola çıkıp yolda bir kahve molası verdikten sonra 23:00 da Sinop'ta otel odamızdaydık. Karanlık olmasına rağmen denizin sesi insana huzur veriyordu.
Gittiğim her yerde yaşadığım gibi sabah karşılaşacağım manzaranın heyecanıyla uykuya daldım.
Öyle de oldu mis gibi uçsuz bucaksız bir deniz manzarası bize günaydın deyiverdi.



Kahvaltımızı otelde yaptıktan sonra hemen merkezin yolunu tuttuk.
Bu arada bu bizim ikinci kez Sinop'a gelişimizdi.
İlkinde merkezde bir otelde kalmıştık bu defa merkeze uzak bir yerde.
O nedenle siz eğer araçsız gidecekseniz merkezdeki otellerden birini tercih ederseniz kale, tarihi cezaevini ve sahil şeridini daha kolay vakit kaybetmeden gezebilirsiniz.

Bizim ilk durağımız Uğur Mumcu meydanındaki Kale Altı Çay Bahçesi'nde denize karşı kahve içmek oldu.
Oradan yine şehir merkezinde yürüme mesafesinde olan Sinop Tarihi Cezaevi'ni gezmek için yola koyulduk. Yol üzerinde bana Sinop'un hissettirdiği şeyi tek kelime ile özetlesem sanırım miskin derdim. Her mağaza önünde bir köpek uyuyor ve sokakta o kadar az insan var ki o nedenle gezerken ne kadar sakin sessiz ve miskin bir şehir Sinop dedim.




Üç yıl önce geldiğimizde cezaevinde görmediğimiz şeylerle karşılaştık. Bu defa Sebahattin Ali'nin koğuşunun hemen karşısındaki bölüme projeksiyon ile Sebahattin Ali görüntüleri verilmiş ve müzikleri bütün hapisanenin koridorlarında yankılanıyordu. Bir de birçok diziye ev sahipliği yapan cezaevinin dizi seti olarak kullanılmış bölümlerini artık parmaklıklar ardından değil de direk camlarla çevrilip bölümlenmiş bir şekilde gezebiliyorsunuz. Sadece bunlarla kalmayıp, çocuk ıslah evi, kadınlar koğuşu,  metrelerce yükseklikte tarihe tanıklık eden taş surlar, gözetleme kuleleri, tarihe meydan okuyan demir kapılar ve en ürpertici olanı zindanı görüp, avlusunda volta atıp o havayı solumadan Sinop'tan ayrılmanızı istemem.

Evliya Çelebi güzel üslubuyla cezaevini şöyle anlatıyor: "Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığınından 10 adam asılır nice azılı mahkumları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Tanrı korusun, oradan mahkum kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar."

Biz cezaevinden yoğun bir duygu seli ve tüylerimiz ürpererek ayrıldık.

Acıkmıştık ve direk kendimizi sahilde Baraka Cafe'ye atıp güzel bir pizza ziyafeti çektik.
daha sonra yoğun tavsiyeler üzerine Tarihi Şen Pastanesinde Prenses yiyip rotamızı daha önce gittiğimiz de de vurulduğumuz Hamsilos Koyu ve Karedenizin en uç noktası İnceburun'a çevirdik.
Bu arada Sinop'a gidip meşhur cevizli Sinop mantısını da tatmadan dönmenizi istemem.



Sinop merkezden havalimanı istikametine doğru yol aldığınızda hem sizi bekleyen güzel manzaralar eşliğinde önce Hamsilos'a daha sonra da İnceburun'a ulaşabilirsiniz. Yol üzerinde bir çok mesire alan bulunan Hamsilos Tatil köyüne giriş ücretli ayrıca konaklamak için pansiyon ve otellerde mevcut.  Şehirde  denize girmek, piknik yapmak, deniz bisikleti ile gezmek için en ideal yerlerden biri. Bence erken saatlerde gidilip hem pikniği yapıp hemde tertemiz denizine girip uzun uzun vakit geçirilebilecek en huzurlu yerlerden ve hatta Türkiye'nin saklı cennetlerinden bir köşesi Hamsilos.





Hamsilos'tan ayrılıp İnceburun'a vardığımız da güneş yavaş yavaş ışık oyunlarına başlamış mis gibi bir hava ile karşı karşıya kalmıştık. Yol boyu zaten çam ağaçlarının içerisinden geçerken oksijene de doyuyorsunuz. türkiyenin en kuzey noktası hırçın dalgaları ve karadenizin adına yakışır bir mavilikte olan İnceburun hani ilkokuldan bu yana okuduğumuz 36 42 kuzey paralelerinin 42 olan paraleli burası.

Tam uçta bulunan 1863 yıllarında yapılan tarihi fener de yaz kış kalan bir aile bulunmakta. Ayrıca etrafta yanınızda birşeyler götürürseniz yiyip oturabileceğiniz seyir teraslarıda mevcut. Bunun dışında   İnceburun'un benim inandığım ve acaba gerçekten başkalarına da böyle tılsımlı bir şekilde dokundu mu diye merak ettiğim bir havası var.

Uzun uzun kalıp kendi içime döndüğümde kalbimde farkında olmadığım kapıları açan ve görmekten kaçtığım şeyleri bana gösteren bir yer oldu. Her gidişimde bana iyi dokunan bir yanının olduğunu görüp çok farklı farkındalıklarla dönmüşümdür. O yüzden benim için yeri hep ayrıdır.

Bizim bu seyahatimiz bu kadardı fakat üç yıl önceki ziyaretimizde Erfelek Şelale'lerinide ziyaret etmiştik, orasıda doğa üstü bir yerdir görmenizi tavsiye ederim.

Sinop'la ilgili yazı yazmamı isteyen herkes için umarım faydalı olmuştur paylaştıklarım.
Kucak dolusu sevgiler...















31 Mayıs 2017 Çarşamba

Dokunmadan / Nermin Yıldırım




"Hikayeler böyledir, bazen sadece bir kişi dinlesin diye anlatılır. bir kişi çünkü,
 dünya demektir. dünya da hikaye..."diyor Nermin Yıldırım kitabın son sayfalarında.
Dokunmadan adını koyduğu kitap ile herkesi kendi kişisel iç yolculuğuna çıkarıyor.
Hani ben hep derim ya "Sevmediğin emek vermediğin hiçbir şeyin sana çiçek açmasını bekleme" diye işte öyle.
Kitabın ana karakteri Adalet doktorunun kendisine ölümcül bir hastalığa yakalandın demesi ile bütün hayatını temize çekmeye, dokunamadığı hayatlara dokunmaya ve bu geç kalınmışlık hissi ile kendini sürekli sorgulayarak işlediği ilk suçun peşine düşüyor.
Bu yolculukta ona eşlik eden çocukluk arkadaşı Mahsun'dan zorla kopardığı adını Hülya koyup konuştuğu oyuncağı eşlik ediyor.
Her uğradığı durak kendi içinde ona yeni bir kapı açıyor.
Adalet iyileşiyor...
Kalbi iyileşiyor...
Hülya Mahsun'la buluşuyor
Adalet Sadi Seber'le...
Altını çizdiğim birçok cümle ve kalbime geçmişe o geçmişte dokunabildiğim dokunamadığım bütün hayatlara dokunan bir kitap "DOKUNMADAN"

Altını Çizdiklerim

"İnsanlar da içlerinin karanlığını, ruhunu emdikleri başka insanların aydınlığı ile besliyor. Anlasana, herkes birbirinin katili. Ama sorsan, herkes Çobanyıldızı, herkes incitildi, herkes aldatıldı. Peki o zaman inciten kim, kim kırdı bunca insanı? Şunu kafana sok artık, kötülük bu türün hamurunda var."
syf:31

"İnsan sadece sigara, tiner yahut hap tiryakisi olmuyor ki. Mutsuzlukta bir iptila, yalnızlıktan geberecek ibi hissetmek ya da suçluluk da." syf:60

"Çünkü siz tek birinin sıcaklığının peşindeyseniz koca dünya sarıp sarmalasa ne fayda! Üşümekten kurtulamazsınız. Psikoloji ve matematik bilimleri birbirine hiç benzemiyor. Kalple ilgili çıkarma işlemlerinde gidip komşudan bir onluk alamazsınız. Onun yerine tutar kendinizi sıfıra tamamlarsınız. Bende öyle yaptım. Beni istemeyenleri ben hiç istemedim. Başkaları kalbimi kıracağına, bizzat kendim parçalayıp, artık doğru vakti göstermeyen bir saat gibi cebimde taşımayı seçtim."
syf:74

"Anlamakta en az işe yarayan vasıta, kelimeler. İçleri mi boşaldı, hor mu kullandım, yoksa sadece yaşlandım mı, emin değilim. Bildiğim şu ki, artık kelimelere güvenecek, kendimi onlara emanet edecek safdil zamanları geçtim. Susmanın bir ifade biçimi olduğu savunmuyorum. Ben sadece anlatmayı denemekten vazgeçtim."
syf:81

"Çünkü dünya denen çukura düşmüş herkes, her zaman sadece kendisiyle alakadardır. Söylenmiş yada kursakta düğümlenmiş kelimeler, bu hakikati değiştiremez. Öyleyse onlara neden bel bağlayayım?" 
syf:81

"Bazılarının ömrü hayallerine kısa kalıyor."
sfy:120

"Bazen bazı acayiplikler sırf bizim başımıza geldi sanıyoruz ya öyle değil. Dünya alışkın. Bizim hayretle anlamaya çalıştıklarımızı o ezbere okuyor. İyiliğimize, kötülüğümüze, mucize dediklerimize, hepsine şerbetli."
syf:125

"Size kalbini açmak isteyen birine, saat ve gün bildiremediniz. Ne zaman dolarsa o zaman taşardı."
syf:157

" Ama işte, insan bazı bedelleri ömür boyu ödemek istemiyor. Tek başına bir şey değil, kendinden büyük birşeyin parçası olmak istiyor bezen. Ummanın damlası, başağın buğdayı, ağacın dalı, hatta dalın çıtırtısı... Çareyi kainatın sırrında değil, kendi gibi bir başka ben'in yamacında arıyor. Ufacık bir yakınlık uğruna, canını sıkacak, kalbini kıracak, kendinide değişmeye zorlayıp hayatını büsbütün karartacak birilerini istiyor o zaman yanında. Gidip kanlı bir sunağa uzanıyor. İçinde yıllanmış cefakar, vefakar ben'i, uzak bir ihtimalden fazlası olmayan şaibeli bir biz hayaline kurban etmekten çekinmiyor. İlle de başka bir oyunbaz istiyor küçük, kederli oyununa. Çünkü insan denen illet, bütün o fiyakasının ardında, vurulmayı bekleyen sakat bir at yalnızlığına nöbet tutuyor. Evrendeki en hacimli kalabalığı, yalnızlıktan gebermek üzere olan insanlar oluşturuyor."
sfy:193

"Bir çocuk ölünce çünkü, dünya durmalı." 
syf:240

"Zaman diye birşey olmadığını, kalbin saatinin yalnızca olmuşla olmamışa ayarlandığını böylece anlamıştım. Evet, olmuşsa bir defa, sahiden olmuşsa, zamanı ne fark ederdi? Kalpte bir yıl bir saniye, bir saniye bir ömür demek değil miydi?"
syf:246

"Dışarısı çirkinleştikçe bir kaplumbağa gibi kapanmıştım sert kabuklu kendime. Ağırdı kendim, ezilmiştim. Ne kimseyi içeri almış, ne de dışarı çıkabilmiştim. Mahpus kalmıştım adına emniyet dediğim o müemmen sürgüne. Kendi kendime. dünyaya karşı uyuşmuştum böyle böyle."
syf:247

"Herkesin, her şeyin, anlama benzeyen bir sebebi yok muydu bu dünyada? Köstebekler kazmak, bulutlar yağmak, eller dokunmak için vardı. Dünyayla birlikte usul usul dönen bulutlara baktım. Beyaz, yüklü ve uzaklardı. Zavallıcıklar, kendim dedikleri şeyin, dünyadan topladıkları buz kristallerinden, su damlacıklarından filan ibaret olduklarını bilmiyorlardı. Dünyaya ait olanla şişip yüklenmişlerdi ve dünyadan aldıklarını yine ona vermek için, vakti gelince patlayacak, böyle uzak görünmelerine rağmen, eğilip alnıma, omuzlarıma dokunacaklardı. Yağmur bu yüzdendi. Kar bu yüzdendi.
Bulutlara baktım. Sanki her şey orada yazılıymış gibi yavaş yavaş kavradım. Benimki de onlarınkine benzeyen bir ağırlıktı; kap değil, dünya ağrısı. Sadece kendi dertlerimin değil, başkalarınkine derman olamayışın da yüküydü sırtımda taşıdığım. Senelerce kalbimi rendeleyen suçluluk hissi, bu yükün piçiydi. Kabuğun altındakilerden çok üstündekilerle, yaptıklarımdan ziyade yapamadıklarımla ilgiliydi. Başkalarının yanından bir gölge gibi sessizce geçişimle, dünyaya değmeden parmak uçlarımda yürüyüşümle. Kendime bir pusula, bir baston bulamamaktan yakınırken, kimseciklere baston, pusula olmayı beceremeyişimle."
syf:248

"İnsan kaçtığının kendi olduğunu unutunca, yola koyulur."
syf:256

"Biz insanlar, hepi topu yetmiş yıllık bir ömrü, tutunacak dal, sığınacak liman, boğulacak deniz aramaya harcayan zavallıcıklar; türlü hatalara diyet niyetine ömrümüzü eritiyor, labirentteki fareler misali çıkış yolları ararken, kaybolmanın ve kaybetmenin kederinden, bulmanın neşesine daireler çiziyor olabilir miydik?"
syf:289

"Bazı hallerde nasıl ayan beyan gümüşse sükut, bazı hallerde de gayet berraktır; susan alçaktır."
syf:290

"Aynı yüzemeyen gemideyiz. Kendimizi sahibi sandığımız her şeyin sadece hiç'iyiz."
syf:295

"Buradan bakınca tuhaf bir hafifliği var dünyanın. Hiçbir ateş sonsuza dek yakmıyor. Zamana ve sancıya dayanmanın en basit yolu, sonunda muhakkak geçeceğini unutmamak. Evet, her şey geçiyor. Sevmek bile, acı çekmek bile, kanamak bile, yaşamak bile, dünya bile, azalmayı dahi beklemeden bitiveriyor. Ağrı diniyor.
Uzun, ıssız, püfür püfür bir boşluk kalıyor geriye sadece. İnsan ancak o zaman aslolanın, yaşarken hasım sanıp ölümüne savaştığının, kadim boşluklardan ibaret olduğunu anlıyor.
Hayat denen sergüzeşt, zararsız ve uzak bir hatıraya dönüşüyor usulca. İpinden çözülen sala benziyor insan da, hafifliyor. Bilseydim bunu, ölülere ağlamazdım hiç. Ama zaten insan, gidenlerin ardından, en çok kendi kalışına ağlıyor."
syf:311



29 Mayıs 2017 Pazartesi

Perşembe Yaylası







Geçtiğimiz hafta sonunu ailecek bir yayla havası alarak geçirelim istedik. 
Yurt dışından gelen akrabalar ile birlikte toplamda 7 kişiydik ve orada 
konaklayacak yerler hakkında hiçbir fikrim yoktu. 
Internette araştırmaya koyulduğumda yaylanın içerisinde 
konaklayabileceğimiz sadece karavanlar ve yaylaya 
1.5 km uzaklıkta bungalov evler olduğunu öğrendim.





Evet belki Amerika’yı yeniden keşfetmiyordum 
ve şunun şurasında yaşadığım şehre 1.5 saatlik uzaklıktaydı 
ama gidip göreceğim her yeni yer beni daha gitmeden heyecanlandırıyordu.


Çünkü doğanın içerisinde kaybolmak beni tamamlayan ve nefesimin iziyle beraber yaşama karışmamı sağlayan yegane şeydi.

Konaklamak için Aybastı Kent Ormanı’na ait olan 2 bungalov evi 
gitmeden rezerve yaptık.
Oraya ulaştığımızda akşam olmuştu ve sis ve çise bastırmıştı.
Geceyi hep birlikte bir evde soba başında ısınarak geçirdik 
ve sabah bizi karşılayacak olan manzara için heyecanlı bir şekilde uykuya daldık.

Sabah gökyüzü bize kıyağınız geçmiş, mis gibi pırıl pırıl bir hava ile bize günaydın demişti. 
Hepimiz mutluyduk. 
Çünkü malum yayla havasına hiç güven olmazdı 
ve sisten dumandan hiç bir yer göremeden geri dönebilirdik.
Kahvaltıdan hemen sonra yola koyulduk. 
Yaylaya yaklaştığımızda mesire alanlarında yayılan koyunları görünce
 tüm çocukluğum bir bir geçti gözlerimin önünden.
Perşembe yaylasında hayvancılık hala sürmekteydi, 
hatta yayla içinde kuzu eti ve manda yoğurdu yiyebileceğiniz 
birçok yerde bulunmakta.







Biz rotamızı direk Çiseli Şelalesi'ne çevirdiğimizde Off-Roadcılarda 
Karga Tepesi'nin yolunu tutmuştu.






Çiseli Şelalesi'ne giderken çıktı önümüze koyunlarını otlatan Burhan.
Kendisinden koyun ve kuzularının fotoğrafını çekebilir miyiz diye izin istediğimizde 
sürüyü ürkütmeden ve tabi ki 
koyun köpeğinin de dikkatini çekmeden yanlarına gelebileceğimizi belirtti.
Şimdi siz doğaya koyunlara ve kuzulara bakarken 
ben size asıl iki cümleyle kendine hayran bırakan 
Burhan’dan söz edeyim.


14 Şubat’ta kaybettim abla ben babamı” dedi. 
Yaşı benden belli ki büyüktü ama saygısından abla diye sesleniyordu. 
Baba mesleği bu, dedi, yazları 6 ay yaylada koyunları yayıyormuş.

Biz onunla yanımızdaki meyvemizi paylaşmak 
isteyince bize borçlu kalmamak için
 “kaval çalayım mı size abla” dedi.




Herkes telefonunun kamerasını açıp onu videoya çekince utangaç ve mahcup bir halde 
bir yerde paylaşıp paylaşmayacağımızı sordu. 

Ben facebook ve whatsapp kullanıyorum diye söyleyince ben de, 
sen bana numaranı ver ben sana whatsapptan göndereyim dedim. 

Nasıl mahcup ve bir o kadar utangaç bir tavırla 
artık herkesin her şeye ve herkese ulaşabildiği 
şu dünya da bana dönüp “ayıp olmaz mı abla” dedi.
Olmaz dedim.
Bir yerlerde hala utanma duygusunun var olduğunu bilmek 
ve bir yüzde hala ar nedir görebilmek 
nasıl bir duygudur sadece sanırım ben gibiler hissedebilir.
Ve sen Burhan benim için bilmem kaç üniversite bitirmiş 
insandan daha bilgesin 
ve o yaşadığın güzel topraklar kadar 
bakir yüreğin.




Burhan'la vedalaşıp tekrar yola koyulduğumuzda bir süre sonra araçları parkedip  
şelaleye yürüyerek ulaştık.

Eğer Perşembe Yayla'sına giderseniz şelaleyi görmeden geri dönmeyin isterim hatta benim gibi çığlık çığlığa şelale karşısında çisesinde ıslanmanın tadınıda çıkarın





Şelale yolu üzerinde çocukluğumun tadı olan sıracalı bize göz kırptı 
ve hepimiz bir anda dağılıp  toplamaya başladık.


Akşam eve döndüğümüzde anlayacağınız ziyafet vardı. 






Yayla merkezine geri dönüş yolumuzda bisiklet safari ekibi bizi selamlayarak geçti. 
Perşembe Yaylası bisiklet safari ve off roadcıların gözde yaylalarından. 
Yazları belirli tarihlerde yaylada off road yarışları ve yağlı güreş şenlikleri yapılmaktadır.
Yolumuzu mendereslere kuşbakışı bakmak için Karga Tepesine çevirdik ve karşımıza çıkan dantel gibi işlenmiş manzara karşısında mest olduk.






Bunca güzelliğin içerisinde tek hoşunuza gitmeyecek şey çarpık yapılaşma, maalesef doğaya en yakışmayan 
şey betonarme yapılar burada da mevcut.


O nedenle yolunuz birgün Ordu'ya düşerse Perşembe Yaylası'nı ziyaret edip 
o güzelliğe şahit olmadan dönmeyin.

Doğayla ve sevgiyle kalın...


1 Mayıs 2017 Pazartesi

Bulutlar Ülkesi'ne Yolculuk



Her yıl Bulutların Ülkesini ziyaret ettiğimde o kadar çok mesaj aldım ki tur düzenleyip düzenlemediğime dair, hatta bu büyük bir çoğunluğunuzun da isteği idi.
Kayıtsız kalamadım ve sevgili @haruncanbiryol ile birlikte hepimiz için bir rota çizdik.

Büyülü ormanlar, serin şelaleler, tarihin tanığı asırlık evler ve kaleler, bulutlara arkadaş olacağınız yaylalar…Hepsinin bir arada mümkün olduğu bir coğrafya olan Kaçkarlar’da kısa ama hatırda kalacak bir geziye ne dersiniz? 

Eğer sizde bu rüyaya birlikte eşlik etmek istiyorsanız drydniz@gmail.com dan bana ulaşın.

Program tarihi: 14-15-16-17 Temmuz 2017

Program içeriği:

1.Gün

Trabzon havalimanından sizi karşıladıktan ve Fırtına vadisine giriş yaptıktan sonra ilk günümüzde, Tar deresine doğru gidiyoruz. Doğu Karadeniz’in en yüksek şelalesi olan Bulut şelalesini (285mt.) güzel bir orman patikasını yürüyüp, ziyaret etmeden olmaz… Yürüyüşümüz gidiş dönüş toplam 4 kilometre. Yürüyüş boyunca Tar deresinin senfonik sesi eşlikçimiz olacak. İlk gün olduğu için sizlere güzel bir merhaba demek gerekirdi. 

2. Gün

İkinci gün, yavaş yavaş 2.100 metreye kadar yükselip Amlakit yaylasına aracımızla ulaşıyoruz. (1,5 saat) Amlakit yaylasında biraz soluklandıktan sonra, derelerin ve devasa çam ormanlarının içerisinden, kadim patikadan Hazindağ yaylasına yürüyoruz.(2saat) Yürüyüşün ardından Hazindağ'da, kumanya şeklindeki öğle yemeğimizi alıyoruz. Hazindağ'dan sonraki durağımız ise Pokut ve Sal yaylaları. Yine ormanların içerisinden, Pokut'a varıyoruz.(2saat) Pokut'ta Karadeniz'i de görebileceğiniz 360 derece bakış açılı, belki bulut denizi oluşmuş manzaralı tepeden, akşam alkolünüzü de içebileceğiniz güzel bir mangal ziyafetiyle, bulutların üstünden ve/veya bulutların dansıyla günü batırıyoruz. (telefonlarınızın hafızası dolu olmasın J Tatlı bir uyku için pansiyona gitme vakti… 

3. Gün: 

Sabah muhlamalı kahvaltımızı yapıp, Fırtına Vadisi'ne inişe geçiyoruz. Önce Ortan köyünden Konaklar'a doğru transit bir geçiş yapıyoruz, transit demek birazcık basit kaldı galiba. Büyük ağaçlar, serin şelaleler, ırmaklar, iki asırlık ahşap evler ve gurbetçilerimizin 150 sene önce yaptırdığı taş konakları görebileceğimiz, kısacası büyük sürprizli yollarıyla bu geziyi tamamlayıp, yöresel lezzetleri tatmak için mekânımıza doğru yol alıyoruz Ardından bir başka geçiş için Mollaveyis köyüne geçip, oradan da Çinçiva köyüne yürüyoruz, biliyorum çok yoruldunuz ama güzel haberim var, vadinin starbucks’ı olan Zua Coffe de yorgunluk kahvesi hepimize iyi gelecek J Finalimiz 400 yıllık taşkemer köprüde. 

4. Gün: 

Boydan boya bir Fırtına günü bugün. Öncelikle eski bir Ceneviz kalesi olan Zilkale’ye uğruyoruz, Fırtına deresini yukarıdan izliyoruz. Sonra Türkiye’nin yağmur ormanları niteliğindeki Palovit vadisine dalıyoruz, Karadeniz’in en yüksek debili ve görkemli şelalesi günümüzün sürpriz öğelerinden. Bu vadide kısa bir yürüyüş yapacağız ki ormanların zenginliğini görebilelim. Sonra da Çat köyüne gidiyoruz. Çat köyü, iki derenin “çattığı yani karşılaştığı yerde, o nedenle geniş mi geniş, Milka reklamında İsviçre Alpleri diye yutturulan yer de Çat’ın ta kendisidir. Gerisini siz düşünün artık… Öğle yemeği olarak organik kırmızı pullu alabalık yiyeceğiz. 

Eee artık veda zamanı gelmiş, transfer için havalimanına doğru yol alıyoruz... 

Unutmadan, uçak kalkış saatiniz 19:00 veya ilerisi olarak ayarlamanızı rica ederim. 



Yanında Olması Gerekenler;

· Küçük boy sırt çantası (min. 30lt)

· Yürüyüş botu ve/veya ayakkabısı

· Rüzgarlık ve Gore-Tex Mont

· Oldukça yedek çorap

· Dört mevsime uyacak alt üst kıyafetler, günde dört mevsim yaşanılabiliyor.

Pakete dâhil olan hizmetler: 

· Havalimanından Çamlıhemşin’e transfer

· Tüm ara transferler

· Rehberlik ücreti

· Seyahat sigortası 

· Sabah kahvaltısı, öğle ve akşam yemekleri

· Konaklama

· Çamlıhemşin’den Havalimanına transfer

Pakete dahil olmayan hizmetler:

· Uçak Bileti

· Otel Ekstraları ve Alkollü içecekler

· Hediyelik Eşyalar

İNFO: 

· İletişim: haruncan.biryol@gmail.com // 0531-859-8737 
               drydniz@gmail.com

· Adres: Konaklar mahallesi No: a5 Çamlıhemşin/RİZE 

· Tur Bedeli: 1400 tl’dir 

· TÜRSAB Belge No: A9376 


Not: Programımız hava şartlarından dolayı değişiklik gösterebilir. 


Rehber hava değişikliğinden ve başka sebeplerden programda değişiklik yapabilir. 

20 Mart 2017 Pazartesi

Unutursun





Unutursun.
Aslında içerisinde kocaman bir unutma defteri barındıran bir kitap...
Daha önce bloğumda da yayınladığım sevgili İclal Aydın'ın Bir Cihan Kafes romanının devamıdır.
Bu bloğu oluşturma sebeplerimden biridir okuduğum kitapları unutmamak için, yorumlayıp yazmak.
O nedenle kitap elime geçer geçmez dönüp Bir Cihan Kafes'i hatırlamak istedim ben de.
Bir nevi bloğumda benim unutma defterim.
Canım @yazbitmesin Dilek güzel yazarına imzalatıp, içerisine çok güzel bir kart iliştirip bana hediye gönderirken şöyle demiş;
"Canım Derya'm umarım senin bana gönderdiğin kitaplar gibi özel olurlar."
Düşünüyorum da şimdi, daha iyisi asla olamazdı.
Bir Cihan Kafes'i okuduğum dönemde öyle acılardan, kalp ağrılarından ve hayal kırıklıklarından geçiyordum ki o günlerimin en güzel dostlarından, en iyi dinleyicilerinden olmuştur Dilek.
Şimdi Unutursun ile o yaralarımı tazeleyen ve bugünüme şükretmeme de neden olan.
Hayatımızın her diliminde bize eşlik eden insanlar olmuştur.
Kimi hala hayatımızdadır, kimini ya biz çıkarmışızdır ya da kendi gitmiştir.
Ben her birinin bir görevi olduğuna inanırım.
Çünkü kimi iyiyi göstermiştir, kimi kötüyü gösterip, o kötünün içinde kendi iyimi bulmama yardımcı olmuştur.
O yüzden gidene de çok kızmam...
Konuyu çok dağıttım evet hemen toparlıyorum.
Dediğim gibi içerisinde kocaman bir unutma defteri bulunduran bir kitap Unutursun.
"Kimi bir madalya izi gibi taşır yara izini... Kimi de teninde yeni yaralar açarsa, eskisini unutup herkese unutturabileceğini düşünür.Oysa zaman her işi tek hamlede yapabilen büyük bir kahraman.Ve hepimizin kalbinde ölene kadar açık kalan bir 'Unutma Defteri' var." diyor kitabın arka kapağında.
Bu kitapta her bir karakteri birbiri ile kucaklaştırıp, helalleştirmiş İclal Aydın.
Ve sanırım bunda en büyük payı da Gavras Amca'ya vermiş.
Hani hayatınızda akrabanız değildir, hiçbir kan bağınız yoktur hatta öyle uzun uzun paylaşımları ve mazisi de olmayan insanlar vardır.
Ama siz tüm bu nedenlere rağmen hiç sorgulamadan güvenirsiniz.
Seversiniz çok seversiniz hemde.
Sayarsınız, sağlığı için endişe duyarsınız.
Hatta onunla sohbet etmek hayatınızdaki diğer tüm insanlarla sohbet etmekten daha keyiflidir ya işte öyle biri Gavras Amca.
Diyor ki Lorin'e yazdığı veda mektubunda "Ve seni üzen ne varsa unutmamaya ant içmiş gibiydin. Eski Berlin'e benziyordun. Sana kim ne yapmış etmişse kaydını tutuyor ve o arşivin bakımını özenle yapıyordun. Orada, o noktada durman gerektiğine inanmıştın."
Hepimizi hayatta tutan acılardan söz ediyor yazar, en çok tutunduklarımızı o karakterlerin hayatları ile resmediyor bize...
Sonrası mı?
Sonra durup şöyle dedirtiyor;
Unutursun'u okuyarak;
Hayatınızdan geçen bütün Ethem'leri affedin...
Lemide'nin güzel sesinden dinlemişçesine açın, 'ben saramadım eller sarsın doyunca' türküsünü dinleyin...
Sevdiklerinize olan sevginizi ertelemediğiniz gibi hiçbir sevgiye de geç kalmayın.
Ve hayat sizi hep Gavras Amca gibi iyilerle karşılaştırsın.

Bakmayın adının unutursun olduğuna kütüphanenizde en unutulmayan kitaplar arasında yerini alacağına kalıbımı basarım.




Altını Çizdiklerim:

"Herşeyi unutan insan sadece sevildiğini ve sevdiğini unutmuyormuş." Syf:5

"İnsan kendinin düşmanı olunca hiçbir fısıltıyı duymuyor, duyamıyor galiba." Syf:16

"Doğru bildiklerini sorgulamaya başladığında giden gitmişti artık, kalansa rüzgarda bir yapraktı." Syf:24

"Bir inanç vadisiydi Ihlara. tarih boyunca kendine sığınan her dini, her inanan insanı kucaklamış, milyonlarca sır saklamış, milyarlarca duaya tanık olmuş ve taş kesmiş br kalbin içinden yeşermiş bir umuttu... Bozkırın ortasında hilalden bir yuvaydı." Syf:24

"Çocukların mutlu olduğu bir sokaktan daha güzel bir yer olabilir miydi?" Syf:76

"İnsanlar dürüst doğarlar ve sonra kötü olmayı öğrenirler." Syf:137

"Bizi sevdiğimiz sanâtkarlara bağlayan şey eserleriydi. Nasıl yaşadıkları, ne satın aldıkları değildi. ayıptı yahu bunlar! Görgüsüzlükten ziyade, vicdansızlıktı. Şarkılar savaştan çıkmış, birbirine tutunmuş halkı bir araya getirir,dayanma gücü verirdi. Şarkıların kendisi idi kıymetli olan. Bir insanın sahip olduğuyla öne çıkması büyük günahtır evladım." Syf:139

"Çoğu zaman susmaktı büyük, uzun acıların eşlikçisi." Syf:140

"Eşyalarımızı yükledik at arabalarına. Biz de bindik. Köyümüzü geride bırakıyoruz diye ağlıyorduk. Türk komşularımız da ağlıyordu. Yolluk olsun diye süt verdiler, üzüm verdiler yanımıza. Sonra atlar arabaları çekti. Biz köyümüzden ayrılırken onlar da arkamızdan hakkınızı helal edin, hakkımızı helal ettik, diye bağırdılar. Ben duyuramadım sesimi. Hakkımı helal ettim, diye bağırdım ama duyuramadım. Hakkımı helal edemedim ben." Syf:149

"Mutlu olmak istiyorsan gizli yaşayacaksın. Göze batmayacaksın. Sahip olduğun, sevip sevmediğin her şeyi ortaya dökmeyeceksin." Syf:154

"Hain bir kardeşten can ötedir iyi bir komşu." Syf:168

"Ama her düşkün gibi elbette kendi zalimini kendi elleriyle güçlendirdi." Syf:180

"Onlarca yıl önce yapılmış bir yardımı asla unutmayan insanların da olduğu bir dünyaysa bu, yapılan kötülüğü değil, kötünün kendisini unutmaktı esas olan." Syf:281

"Bazı erkekler baba olmak için gelir dünyaya. Bazıları muhteşem bir âşık olmak için. Bir de dünyayı kirletip varlığın anlamını bile bulamayanlar vardır ki, ben üçünü de tanıdım." Syf:343





29 Eylül 2016 Perşembe

Bozcaada



Bugüne dek size yaptığım tatillerden ve kısa seyahatlerden hiç söz etmemiştim. 
Fakat artık hem kendim unutmamak [beni tanıyanlar bilir azıcık balık hafızayım) adına hem de sizlere fikir oluşturması dileği ile gezdiğim gördüğüm yerlerden de söz edeceğim.

Bu yaz tatili için Mayıs ayından kollarımızı sıvayıp rezervasyonlarımızı yapmıştık ki ülkemizin yaşadığı sıkıntılı süreçte kapanan oteller nedeni ile Ağustos ayında Alaçatı için yeniden bir otel arayışı içerisine girmek zorunda kaldık.

Gittiğimiz de ise ilk aklımıza gelen iyi ki oldu. Hep inanırım bazı kapılar kapanıyorsa size daha hayırlısı açılacağı içindir.


İlk durak Bozcaada 5/7 Eylül






Geyikli feribotu ile adaya yaklaşırken eşime ilk söylediğim şu oldu nasıl bir yere gidiyoruz ne kadar kırsal ve bozkır bir yer.

Malum o kadar koyu bir yeşilden gelince insan yadırgıyor.

Fakat adaya daha adımımızı atar atmaz ada insanındaki sakinlik ve yüzlerine yansıyan huzur ve daha sonra her sokakta karşıma çıkan sürprizlerle burası yaş alınacak ama yaşlanılmayacak bir yer dedim.



Biz adada sevgili Oya’nın Patiska bağ evinde konakladık. 






Uzun bir yoldan gelmiştik ve dinlenmek istediğimizi belirttiğimizde bize
'Hava çok güzel bence güneşi kaçırmadan Ayazma'yı görün.' dedi.
İyi ki de dedi.

Ayazma bütün yol yorgunluğumuzu aldı ve kendisine bizi hayran bıraktı.



Bizim zamanımız sadece Ayazma’ya yettiği için hayranlığımı sadece onunla sınırlandırmak istemem. Çünkü Bozcaada çok güzel koylara sahip. Kumu ve buz gibi suyu ile insanı yenileyen taze ve diri tutan bir suya sahip.

Adanın gezilecek görülecek o kadar çok yeri var ki ada iki saatte gezmeyle biter diyenlere inat adaya bir haftanızı ayırın diyenlerden olmak istiyorum.

İlk başta da bahsettiğim gibi ada halkı çok naif ve birbirlerinin hayatına büyük bir hassasiyetle saygı duyan insanlardan oluşmakta. Para kazanmaktan çok adanın huzurunu öncelik bildikleri için adaya adım atar atmaz kendinizi oraya aitmiş gibi hissediyorsunuz. 



Yenilecek içilecek mekanlarından tek tek söz etmek istemiyorum ama her köşesindeki durak ayrı bir lezzet.

Biz Ayazma da Vahit’in Yeri’nde zeytinyağlılarını, 
yine Ayazma yolu üzerinde Teyyare Pizza’da ada otlu pizzasını,
Fusca Bar’dan gece kaleye karşı bir şeyler atıştırmayı,
Serap Anne’de kızarmış kadayıflı dondurmayı 

Veli Dede’nin kurabiyelerini ve daha fazlasını çok sevdik.




Unutmadan bir de ada da ziyaret ettiğimiz sevgili Amaranda Ada Evi’nin sahibi Mustafa bey bize adanın en güzel zamanının Eylül ayının ikinci haftasından sonrası olduğundan söz etti.

Çünkü ada halkının rutine döndüğü, plajlarının tadını doya doya çıkarabileceğimiz, sokaklarında yürürken ada halkının minderlerini kapı önüne atıp birbiri ile sohbetlerine tanıklık edebileceğimiz en doğru zamanmış.





Ve biz şimdiden seneye planlarımızı yaptık bile...

Bozcaada’ya sevgi ve hasretle...