İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

5 Ocak 2018 Cuma

Bulutlar Ülkesine Yolculuk



Her yıl Bulutların Ülkesini ziyaret ettiğimde o kadar çok mesaj aldım ki tur düzenleyip düzenlemediğime dair, hatta bu büyük bir çoğunluğunuzun da isteği idi.
Kayıtsız kalamadım ve sevgili @haruncanbiryol ile birlikte hepimiz için bir rota çizdik.

Büyülü ormanlar, serin şelaleler, tarihin tanığı asırlık evler ve kaleler, bulutlara arkadaş olacağınız yaylalar…Hepsinin bir arada mümkün olduğu bir coğrafya olan Kaçkarlar’da kısa ama hatırda kalacak bir geziye ne dersiniz? 

Eğer sizde bu rüyaya birlikte eşlik etmek istiyorsanız drydniz@gmail.com dan bana ulaşın.

Program tarihi: 15 - 16 - 17 - 18 Temmuz 2018

1. Gün

Trabzon transferi - Tar deresi yürüyüşü - Pansiyona yerleşme 
Yolumuz artık Fırtına Vadisi, öğle yemeğini Sürmene'nin meşhur pidesiyle ağırlayacağız. Tar deresi ve Doğu Karadeniz'in en yüksek şelalesi Bulut'a doğru yürüyüşe çıkıyoruz. Dere sesinin fonda eksik olmadığı bu yürüyüş size doğanın içinde kendinizi iyi hissettirecek. Tar deresi yürüyüşü tamamladıktan sonra, pansiyonumuza yerleşme zamanı. 




2. Gün

Avusor yaylası-Avusor buzul gölü-Ayder -Siyamkar.
Öncelikle Avusor yaylasına doğru yola çıkıyoruz, Avusor bölgenin en büyük yaylalarından biri. Avusordan yaklaşık 1.5 saatlik bir tırmanışla buzul gölüne yürüyoruz. Burada biraz dinlendikten sonra  hava güzelse buzul gölünde yüzme imkanımız var. Öğle yemeği kumanya şeklinde göl kenarında alınacak. Buradaki aktivitemizi tamamladıktan sonra, . Siyamkar: Fırtına Vadisi’nin Habak ve Makrevis köylerinin seyir noktası...Buradan vadinin ilerine doğru uzanan köylerini görebilir, uzak hayallere dalabilirsiniz. Manzara baş döndürücüdür, aman dikkat.




3.Gün

Gito-Sal ve Pokut yaylaları.
Önce Gito yaylasından Kaçkarlar'ı selamlıyoruz… 
Pokut’a yolculuk başlasın.
İkibin metre yükseklikte konumlanan Sal ve Pokut yaylalarında, Kaçkarlar’ı bir seyir terasından izleme hissine kapılacaksınız. Kaçkarlar’ın zirvesinden Altıparmaklar’a, Marsis tepesinden Gito yaylasına, açık havalarda Karadeniz’den akşamları günbatımına kadar çok ve çeşitli seyredecek rotalarımızda, bu iki yaylanın en güzel noktalarında yer alacağız. Vadinin en güzel konumlu bu iki yaylasında geçireceğiniz saatleri unutamayacağınızı garanti edebiliriz. İşin güzel tarafı bu akşam Pokut yaylasında Tanevit Dağ Evinde konaklayıp, kahvaltımızı ise Platoda Mola yiyeceğiz.




4. Gün

Pokut-Transfer.
Pokut’ta enfes bir terasta manzaraya karşı bir kahvaltı aldıktan sonra, dönüş yoluna geçiyoruz... Çamlıhemşin'den ayrılmadan Palovit Şelalesini de görüyoruz. Karadeniz’den ayrılmadan yanınızda olsun istediğiniz hediyelik eşyalar, gezi boyunca içtiğiniz lezzetli çaylar, iyi yemekler yapabilmek için sağlam mutfak bıçakları için mesela önemli duraklara uğrayacağız...Bu alışverişlerin içinde sizi, Çayeli’nin meşhur kuru fasulyesi ile uğurlayacağız tadı damağınızda kalacak. 😊




Unutmadan, uçak kalkış saatiniz 19:00 veya ilerisi olarak ayarlamanızı rica ederim.

Pansiyon: @adabungalov @tanevitdagevi
Kahvaltı: @platodamola
Not: Platodamola da kahvaltı fiyata dahil değildir. Kahvaltı bedeli 60 tl'dir

Yanında Olması Gerekenler;

· Küçük boy sırt çantası (min. 30lt)

· Yürüyüş botu ve/veya ayakkabısı

· Rüzgarlık ve Gore-Tex Mont

· Oldukça yedek çorap

· Dört mevsime uyacak alt üst kıyafetler, günde dört mevsim yaşanılabiliyor.

Pakete dâhil olan hizmetler:

· Havalimanından Çamlıhemşin’e transfer

· Tüm ara transferler

· Rehberlik ücreti

· Seyahat sigortası

· Sabah kahvaltısı, öğle ve akşam yemekleri

· Konaklama

· Çamlıhemşin’den Havalimanına transfer

Pakete dahil olmayan hizmetler:

· Uçak Bileti

· Otel Ekstraları ve Alkollü içecekler

· Hediyelik Eşyalar

İNFO:

· İletişim: haruncan.biryol@gmail.com // 0531-859-8737
               drydniz@gmail.com

· Adres: Konaklar mahallesi No: A5 Çamlıhemşin/RİZE

· Tur Bedeli: 1350 tl’dir

· TÜRSAB Belge No: A9376

Not: Programımız hava şartlarından dolayı değişiklik gösterebilir.

9 Ağustos 2017 Çarşamba

MAÇAHEL


Her şey yoganın hayatıma girmesi ile başladı.
O günden bugüne uzanan yolculuk ile çok güzel dostlar edindim. Bu yolculuk ile daha fazla huzura sahip olup, nefesime fazla yakın olduğum, bedenimi çok sevdiğim yepyeni güzel bir dünyanın kapıları aralandı.
Maçahel yolculuğumuz ise canım hocamız İlham'ın bize her zaman farklı ekolleri ve tarzları da deneyimlememizi teşvik etmesi ile başladı.

İlham Hoca'nın derslerine katılan 6 kız olarak -ki çoğunluğumuzun ilk yoga kampı deneyimi idi- I feel yoganın Artvin Macahel yoga kampına kaydımızı yaptırdık.

6 Ağustos sabahı hepimiz çok heyecanlı bir şekilde diğer illerden gelen kafile ile buluşmak üzere Trabzon havalimanına doğru yolculuğumuza başladık.

Buluşmanın ardından hepimiz transfer için araçlarımızda yerimizi alıp ilk durak olan Çamlıhemşin'e çıkmak üzere yola koyulduk.

Beni tanıyanlar bilir ki, Çamlıhemşin benim cennetimdir. O nedenle ilk durağın orada olması benim için bir bonustu.
Palovit şelalesi çisesi ile yüzümüzü yıkayıp sabahtan itibaren geçen tüm yolculuğun yorgunluğunu attık. Zua'ya uğrayıp Elif'in nefis tatlıları ile birkaç günlük mide bayramımızın açılışını yaptık. Canım Deniz'in kendi gibi güzel Peri dükkan'ından aldığımız ufak hediyelikler ile tekrar yola koyulduk.

Gün yavaş yavaş çökerken biz Macahel'e ulaşmıştık. Macahel aslında bir bölgenin ismi. O bölgede bulunan 6 Gürcü köyü var ve Gürcüce el bilek anlamına geliyor. Merkez olan Camili köyü bilek ve diğer 5 köy ise elin parmaklarını temsil ediyormuş. Camili köyüne yaklaştığımızda girişte hoşgeldiniz der gibi karşıladı bulut denizi.



Efeler köyü Bumbulay Pansiyon'a ulaştığımızda bizi işletmenin sahibi Kenan karşıladı. Bumbulay bir aile işletmesi ve yöreye uygun mimarisi ile 7 serender bir ana binadan oluşan cennetin içerisinde size düşü yaşatacak bir pansiyon.
Kenan'ın Bumbulay'ın reisi dediği güzeller güzeli eşi Reyhan 28 yaşında iki kız çocuğu annesi ama mutfağında devleşen bir kadın. Reyhan'ın yöresel sabah kahvaltılarını ve akşam yemeklerini asla benliğinizden silemeyeceğinize kefil olabilirim. Ayrıca odaların temizliği, konumu, ailenin samimiyeti ve tertemiz kalpleri kendinizi evinizde, güvende ve sonsuz huzurlu hissettiriyor.
Oradan ayrılırken birbirimize hem kalpten hem de dile getirip söylediğimiz gibi benim artık Artvin Macahel camili köyünde bir ailem var hep burnumda tüterek ve özlemle anacağım.


Gelelim bize bu cenneti görmemize vesile olan sevgili hocamız Faruk Kurtuluş ile yaşadığımız 4 gece 5 gün süren yoga serüvenimize.



Kampa katılımda hiçbir seviye gözetilmemişti ve aramızda yoga ile yeni tanışanlarda 20 yıldır hayatında yoga olanlarda vardı.
İkinci gün sabah tertemiz bir zihinle 7:45 te 2 saatlik bir yoganın ardından hep birlikte yaptığımız nefis kahvaltı ile 11:00 da araçlarda buluşup Efeler deresinin sularına kendimizi bırakmak için hareket ettik.
Efeler deresinde akıntıya karşı çılgınlar gibi yüzme yarışı yapanlar olduğu gibi bir köşede elinde kitabı ile vakit geçirenler de vardı aramızda. Öğle yemeğimizi Baraka'da yiyip tekrar pansiyonun yolunu tuttuk.

Akşam yaptığımız bir saatlik yoganın ardında yemekte buluşup o geceyi sevgili Mikail ve Kenan'ın fıkrayı aratmayan ve hayatlarında doğaçlama gelişmiş hepimizi gülmekten kırıp geçiren anılarını dinledik.

Üçüncü gün yine sabah yogası ve kahvaltısının ardından bu kez Maral Şelalesi için yola koyulduk. İçerisinde yıllara meydan okuyan asırlık ağaçların bulunduğu bir patikanın ardından bizi büyüleyen Maral Şelalesi'ne ulaştık.

Hepimiz çığlık çığlığa buz gibi suda yüzerken oradan hiç ayrılmak istemedik. Hayatım boyunca deneyimlediğim ve hafızamın bir kenarına kazıdığım en güzel şeydi şelalenin sularına kendimi bırakmak.

Şelaleden çıkıp o gün öğle yemeğini bir köy evinde yine yöresel yemekler yiyerek geçirdik.
Akşam pansiyona döndüğümüzde yorgunduk. Ve o yorgunluğa rağmen hepimiz akşam dersinde eksiksiz tamdık.

Dördüncü gün 2760 rakımda bulunan Naçadirev buzul gölüne çıkmak için sabah erken saatte yaptığımız yoga ve kahvaltının ardından hemen yola koyulduk.
Yol boyunca saymaktan vazgeçtiğimiz o kadar çok keskin virajdan geçtik ki tam anlamıyla bir merdiven çıkarcasına ulaştık buzul gölüne.

Etrafında hala buzul ve karların olduğu doğaüstü güzellikte bir yer Naçadirev Buzul gölü. Göle ulaşım sağlamak tek başına zor olacağı için mutlaka yöre insanından ya da o yörede tur yapan kişilerden yardım almanızı tavsiye ederim.


Buzul gölünde yüzüp orada öğle yemeğimizi yedikten sonra yine göle yakın bir Naçadirev geçidinde gün batımına şahitlik etmek istedik ve bizi geldiğimiz gün karşılayan bulut denizi o son akşam bize tekrar gelin dercesine hoşçakal dedi.

Dönüş günümüzün sabahı yoganın ardından kahvaltımızı yapıp yine yoga salonunda hocamız önderliğinde dans meditasyonu yaptıktan sonra ekibin en sulugözüsü olarak ağlaya zırlaya ayrıldık Bumbulaydan.

Yol üzerinde Karagöl'ü de görüp Artvin Macahel'e çok güzel anılarla veda ettik.



Kendi adıma yoga ile bütünleştiğim, her asana da kendimi, bedenimi daha net gözlemlediğim ve doğanın içerisindeki nefes akışları ile yaptığım her ders benim için unutulmazdı. O nedenle ilk teşekkürüm sevgili hocamız Faruk Kurtuluş'a ve bizi organize eden asistanı Doğa Bursalı'ya.

Her biri kendi içerisinde ayrı renk olan ve herbirinden çok şey öğrendiğim güzel ekip de varolan beni ilk gördüğüm andan itibaren heyecanlandıran 70 yaşında olan ve 20 yıldır yoga yapan Oya Teyzeye, bizi hergün gramafonu ve yan flütü ile mest eden Cemil Bey ve eşi Sema Hanıma, gözlerine baktığımda kalbini gördüğüm ve sanki yıllardır birlikteymişiz hissine kapıldığım Neylan, müdürlük yaptığı okulda çocuklara ilkokuldan itibaren yoga dersi verdiren Saba Hanım ve öğretmen arkadaşı Birsel Hanıma,  Ergün Beye, Serkan ve Ömer'e, Ordu'dan birlikte yola çıktığım Şeyma, Gonca, Gökçen, Selin ve Emel'e, Emma, Hale, Şerife, Ekin, Ferda, Kuğu, Didem'e bu yolculukta bana varlıkları ile kattıkları her güzel duygu için,

Ulaşımımızı sağlayan beni çok güldüren ve o girdiğimiz bütün sulara girmem için yüreklendiren kalbi kendinden kocaman güzel insan Mikail'e ve yolumuzun daha çok kesişeceğini inandığım sevgili Ali'ye, 

Bumbulay ailesinin her bir ferdine,

Ve işitme engeli olmasına rağmen herkesten çok kendisi ile iletişim kurduğumuz ve bize çok şey öğreten güzel Murat...


Hepinize sonsuz minnetle...

İnandığım bir şey var böylesine güzel bir yerde bir arada olmamız tesadüf değildi.
O nedenle iyi ki böyle bir yerde kesişti yollarımız.
Sevgiyle
Derya...




28 Haziran 2017 Çarşamba

Sinop


Açık havada yoga yapmakla kalmayıp tüm ekip yoga yapmak yeni yerler keşfetmek adına kendini yakın civardaki köy yollarına vurmuştuk. Haliyle eve döndüğümde kendimi direk yatağa atıp uyumak istemiştim. Öyle de oldu.

Uyandığımda telefonumda bir sürü mesaj ve arama. 
Şöyle diyordu eşim: "Yanına pijama ve bir yedek çamaşır al akşam 18:00 da geliyorum çıkacağız."

Uyku sersemi benim yerimde bir başkası olsa birine birşey mi oldu diye düşünürdü ama bizde o ufak şehirden kaçışlar böyle geliştiği için sadece nereye gidiyoruz diye sorabildim:)

19:00 da Ordu'dan yola çıkıp yolda bir kahve molası verdikten sonra 23:00 da Sinop'ta otel odamızdaydık. Karanlık olmasına rağmen denizin sesi insana huzur veriyordu.
Gittiğim her yerde yaşadığım gibi sabah karşılaşacağım manzaranın heyecanıyla uykuya daldım.
Öyle de oldu mis gibi uçsuz bucaksız bir deniz manzarası bize günaydın deyiverdi.



Kahvaltımızı otelde yaptıktan sonra hemen merkezin yolunu tuttuk.
Bu arada bu bizim ikinci kez Sinop'a gelişimizdi.
İlkinde merkezde bir otelde kalmıştık bu defa merkeze uzak bir yerde.
O nedenle siz eğer araçsız gidecekseniz merkezdeki otellerden birini tercih ederseniz kale, tarihi cezaevini ve sahil şeridini daha kolay vakit kaybetmeden gezebilirsiniz.

Bizim ilk durağımız Uğur Mumcu meydanındaki Kale Altı Çay Bahçesi'nde denize karşı kahve içmek oldu.
Oradan yine şehir merkezinde yürüme mesafesinde olan Sinop Tarihi Cezaevi'ni gezmek için yola koyulduk. Yol üzerinde bana Sinop'un hissettirdiği şeyi tek kelime ile özetlesem sanırım miskin derdim. Her mağaza önünde bir köpek uyuyor ve sokakta o kadar az insan var ki o nedenle gezerken ne kadar sakin sessiz ve miskin bir şehir Sinop dedim.




Üç yıl önce geldiğimizde cezaevinde görmediğimiz şeylerle karşılaştık. Bu defa Sebahattin Ali'nin koğuşunun hemen karşısındaki bölüme projeksiyon ile Sebahattin Ali görüntüleri verilmiş ve müzikleri bütün hapisanenin koridorlarında yankılanıyordu. Bir de birçok diziye ev sahipliği yapan cezaevinin dizi seti olarak kullanılmış bölümlerini artık parmaklıklar ardından değil de direk camlarla çevrilip bölümlenmiş bir şekilde gezebiliyorsunuz. Sadece bunlarla kalmayıp, çocuk ıslah evi, kadınlar koğuşu,  metrelerce yükseklikte tarihe tanıklık eden taş surlar, gözetleme kuleleri, tarihe meydan okuyan demir kapılar ve en ürpertici olanı zindanı görüp, avlusunda volta atıp o havayı solumadan Sinop'tan ayrılmanızı istemem.

Evliya Çelebi güzel üslubuyla cezaevini şöyle anlatıyor: "Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığınından 10 adam asılır nice azılı mahkumları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Tanrı korusun, oradan mahkum kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar."

Biz cezaevinden yoğun bir duygu seli ve tüylerimiz ürpererek ayrıldık.

Acıkmıştık ve direk kendimizi sahilde Baraka Cafe'ye atıp güzel bir pizza ziyafeti çektik.
daha sonra yoğun tavsiyeler üzerine Tarihi Şen Pastanesinde Prenses yiyip rotamızı daha önce gittiğimiz de de vurulduğumuz Hamsilos Koyu ve Karedenizin en uç noktası İnceburun'a çevirdik.
Bu arada Sinop'a gidip meşhur cevizli Sinop mantısını da tatmadan dönmenizi istemem.



Sinop merkezden havalimanı istikametine doğru yol aldığınızda hem sizi bekleyen güzel manzaralar eşliğinde önce Hamsilos'a daha sonra da İnceburun'a ulaşabilirsiniz. Yol üzerinde bir çok mesire alan bulunan Hamsilos Tatil köyüne giriş ücretli ayrıca konaklamak için pansiyon ve otellerde mevcut.  Şehirde  denize girmek, piknik yapmak, deniz bisikleti ile gezmek için en ideal yerlerden biri. Bence erken saatlerde gidilip hem pikniği yapıp hemde tertemiz denizine girip uzun uzun vakit geçirilebilecek en huzurlu yerlerden ve hatta Türkiye'nin saklı cennetlerinden bir köşesi Hamsilos.





Hamsilos'tan ayrılıp İnceburun'a vardığımız da güneş yavaş yavaş ışık oyunlarına başlamış mis gibi bir hava ile karşı karşıya kalmıştık. Yol boyu zaten çam ağaçlarının içerisinden geçerken oksijene de doyuyorsunuz. türkiyenin en kuzey noktası hırçın dalgaları ve karadenizin adına yakışır bir mavilikte olan İnceburun hani ilkokuldan bu yana okuduğumuz 36 42 kuzey paralelerinin 42 olan paraleli burası.

Tam uçta bulunan 1863 yıllarında yapılan tarihi fener de yaz kış kalan bir aile bulunmakta. Ayrıca etrafta yanınızda birşeyler götürürseniz yiyip oturabileceğiniz seyir teraslarıda mevcut. Bunun dışında   İnceburun'un benim inandığım ve acaba gerçekten başkalarına da böyle tılsımlı bir şekilde dokundu mu diye merak ettiğim bir havası var.

Uzun uzun kalıp kendi içime döndüğümde kalbimde farkında olmadığım kapıları açan ve görmekten kaçtığım şeyleri bana gösteren bir yer oldu. Her gidişimde bana iyi dokunan bir yanının olduğunu görüp çok farklı farkındalıklarla dönmüşümdür. O yüzden benim için yeri hep ayrıdır.

Bizim bu seyahatimiz bu kadardı fakat üç yıl önceki ziyaretimizde Erfelek Şelale'lerinide ziyaret etmiştik, orasıda doğa üstü bir yerdir görmenizi tavsiye ederim.

Sinop'la ilgili yazı yazmamı isteyen herkes için umarım faydalı olmuştur paylaştıklarım.
Kucak dolusu sevgiler...















31 Mayıs 2017 Çarşamba

Dokunmadan / Nermin Yıldırım




"Hikayeler böyledir, bazen sadece bir kişi dinlesin diye anlatılır. bir kişi çünkü,
 dünya demektir. dünya da hikaye..."diyor Nermin Yıldırım kitabın son sayfalarında.
Dokunmadan adını koyduğu kitap ile herkesi kendi kişisel iç yolculuğuna çıkarıyor.
Hani ben hep derim ya "Sevmediğin emek vermediğin hiçbir şeyin sana çiçek açmasını bekleme" diye işte öyle.
Kitabın ana karakteri Adalet doktorunun kendisine ölümcül bir hastalığa yakalandın demesi ile bütün hayatını temize çekmeye, dokunamadığı hayatlara dokunmaya ve bu geç kalınmışlık hissi ile kendini sürekli sorgulayarak işlediği ilk suçun peşine düşüyor.
Bu yolculukta ona eşlik eden çocukluk arkadaşı Mahsun'dan zorla kopardığı adını Hülya koyup konuştuğu oyuncağı eşlik ediyor.
Her uğradığı durak kendi içinde ona yeni bir kapı açıyor.
Adalet iyileşiyor...
Kalbi iyileşiyor...
Hülya Mahsun'la buluşuyor
Adalet Sadi Seber'le...
Altını çizdiğim birçok cümle ve kalbime geçmişe o geçmişte dokunabildiğim dokunamadığım bütün hayatlara dokunan bir kitap "DOKUNMADAN"

Altını Çizdiklerim

"İnsanlar da içlerinin karanlığını, ruhunu emdikleri başka insanların aydınlığı ile besliyor. Anlasana, herkes birbirinin katili. Ama sorsan, herkes Çobanyıldızı, herkes incitildi, herkes aldatıldı. Peki o zaman inciten kim, kim kırdı bunca insanı? Şunu kafana sok artık, kötülük bu türün hamurunda var."
syf:31

"İnsan sadece sigara, tiner yahut hap tiryakisi olmuyor ki. Mutsuzlukta bir iptila, yalnızlıktan geberecek ibi hissetmek ya da suçluluk da." syf:60

"Çünkü siz tek birinin sıcaklığının peşindeyseniz koca dünya sarıp sarmalasa ne fayda! Üşümekten kurtulamazsınız. Psikoloji ve matematik bilimleri birbirine hiç benzemiyor. Kalple ilgili çıkarma işlemlerinde gidip komşudan bir onluk alamazsınız. Onun yerine tutar kendinizi sıfıra tamamlarsınız. Bende öyle yaptım. Beni istemeyenleri ben hiç istemedim. Başkaları kalbimi kıracağına, bizzat kendim parçalayıp, artık doğru vakti göstermeyen bir saat gibi cebimde taşımayı seçtim."
syf:74

"Anlamakta en az işe yarayan vasıta, kelimeler. İçleri mi boşaldı, hor mu kullandım, yoksa sadece yaşlandım mı, emin değilim. Bildiğim şu ki, artık kelimelere güvenecek, kendimi onlara emanet edecek safdil zamanları geçtim. Susmanın bir ifade biçimi olduğu savunmuyorum. Ben sadece anlatmayı denemekten vazgeçtim."
syf:81

"Çünkü dünya denen çukura düşmüş herkes, her zaman sadece kendisiyle alakadardır. Söylenmiş yada kursakta düğümlenmiş kelimeler, bu hakikati değiştiremez. Öyleyse onlara neden bel bağlayayım?" 
syf:81

"Bazılarının ömrü hayallerine kısa kalıyor."
sfy:120

"Bazen bazı acayiplikler sırf bizim başımıza geldi sanıyoruz ya öyle değil. Dünya alışkın. Bizim hayretle anlamaya çalıştıklarımızı o ezbere okuyor. İyiliğimize, kötülüğümüze, mucize dediklerimize, hepsine şerbetli."
syf:125

"Size kalbini açmak isteyen birine, saat ve gün bildiremediniz. Ne zaman dolarsa o zaman taşardı."
syf:157

" Ama işte, insan bazı bedelleri ömür boyu ödemek istemiyor. Tek başına bir şey değil, kendinden büyük birşeyin parçası olmak istiyor bezen. Ummanın damlası, başağın buğdayı, ağacın dalı, hatta dalın çıtırtısı... Çareyi kainatın sırrında değil, kendi gibi bir başka ben'in yamacında arıyor. Ufacık bir yakınlık uğruna, canını sıkacak, kalbini kıracak, kendinide değişmeye zorlayıp hayatını büsbütün karartacak birilerini istiyor o zaman yanında. Gidip kanlı bir sunağa uzanıyor. İçinde yıllanmış cefakar, vefakar ben'i, uzak bir ihtimalden fazlası olmayan şaibeli bir biz hayaline kurban etmekten çekinmiyor. İlle de başka bir oyunbaz istiyor küçük, kederli oyununa. Çünkü insan denen illet, bütün o fiyakasının ardında, vurulmayı bekleyen sakat bir at yalnızlığına nöbet tutuyor. Evrendeki en hacimli kalabalığı, yalnızlıktan gebermek üzere olan insanlar oluşturuyor."
sfy:193

"Bir çocuk ölünce çünkü, dünya durmalı." 
syf:240

"Zaman diye birşey olmadığını, kalbin saatinin yalnızca olmuşla olmamışa ayarlandığını böylece anlamıştım. Evet, olmuşsa bir defa, sahiden olmuşsa, zamanı ne fark ederdi? Kalpte bir yıl bir saniye, bir saniye bir ömür demek değil miydi?"
syf:246

"Dışarısı çirkinleştikçe bir kaplumbağa gibi kapanmıştım sert kabuklu kendime. Ağırdı kendim, ezilmiştim. Ne kimseyi içeri almış, ne de dışarı çıkabilmiştim. Mahpus kalmıştım adına emniyet dediğim o müemmen sürgüne. Kendi kendime. dünyaya karşı uyuşmuştum böyle böyle."
syf:247

"Herkesin, her şeyin, anlama benzeyen bir sebebi yok muydu bu dünyada? Köstebekler kazmak, bulutlar yağmak, eller dokunmak için vardı. Dünyayla birlikte usul usul dönen bulutlara baktım. Beyaz, yüklü ve uzaklardı. Zavallıcıklar, kendim dedikleri şeyin, dünyadan topladıkları buz kristallerinden, su damlacıklarından filan ibaret olduklarını bilmiyorlardı. Dünyaya ait olanla şişip yüklenmişlerdi ve dünyadan aldıklarını yine ona vermek için, vakti gelince patlayacak, böyle uzak görünmelerine rağmen, eğilip alnıma, omuzlarıma dokunacaklardı. Yağmur bu yüzdendi. Kar bu yüzdendi.
Bulutlara baktım. Sanki her şey orada yazılıymış gibi yavaş yavaş kavradım. Benimki de onlarınkine benzeyen bir ağırlıktı; kap değil, dünya ağrısı. Sadece kendi dertlerimin değil, başkalarınkine derman olamayışın da yüküydü sırtımda taşıdığım. Senelerce kalbimi rendeleyen suçluluk hissi, bu yükün piçiydi. Kabuğun altındakilerden çok üstündekilerle, yaptıklarımdan ziyade yapamadıklarımla ilgiliydi. Başkalarının yanından bir gölge gibi sessizce geçişimle, dünyaya değmeden parmak uçlarımda yürüyüşümle. Kendime bir pusula, bir baston bulamamaktan yakınırken, kimseciklere baston, pusula olmayı beceremeyişimle."
syf:248

"İnsan kaçtığının kendi olduğunu unutunca, yola koyulur."
syf:256

"Biz insanlar, hepi topu yetmiş yıllık bir ömrü, tutunacak dal, sığınacak liman, boğulacak deniz aramaya harcayan zavallıcıklar; türlü hatalara diyet niyetine ömrümüzü eritiyor, labirentteki fareler misali çıkış yolları ararken, kaybolmanın ve kaybetmenin kederinden, bulmanın neşesine daireler çiziyor olabilir miydik?"
syf:289

"Bazı hallerde nasıl ayan beyan gümüşse sükut, bazı hallerde de gayet berraktır; susan alçaktır."
syf:290

"Aynı yüzemeyen gemideyiz. Kendimizi sahibi sandığımız her şeyin sadece hiç'iyiz."
syf:295

"Buradan bakınca tuhaf bir hafifliği var dünyanın. Hiçbir ateş sonsuza dek yakmıyor. Zamana ve sancıya dayanmanın en basit yolu, sonunda muhakkak geçeceğini unutmamak. Evet, her şey geçiyor. Sevmek bile, acı çekmek bile, kanamak bile, yaşamak bile, dünya bile, azalmayı dahi beklemeden bitiveriyor. Ağrı diniyor.
Uzun, ıssız, püfür püfür bir boşluk kalıyor geriye sadece. İnsan ancak o zaman aslolanın, yaşarken hasım sanıp ölümüne savaştığının, kadim boşluklardan ibaret olduğunu anlıyor.
Hayat denen sergüzeşt, zararsız ve uzak bir hatıraya dönüşüyor usulca. İpinden çözülen sala benziyor insan da, hafifliyor. Bilseydim bunu, ölülere ağlamazdım hiç. Ama zaten insan, gidenlerin ardından, en çok kendi kalışına ağlıyor."
syf:311



29 Mayıs 2017 Pazartesi

Perşembe Yaylası







Geçtiğimiz hafta sonunu ailecek bir yayla havası alarak geçirelim istedik. 
Yurt dışından gelen akrabalar ile birlikte toplamda 7 kişiydik ve orada 
konaklayacak yerler hakkında hiçbir fikrim yoktu. 
Internette araştırmaya koyulduğumda yaylanın içerisinde 
konaklayabileceğimiz sadece karavanlar ve yaylaya 
1.5 km uzaklıkta bungalov evler olduğunu öğrendim.





Evet belki Amerika’yı yeniden keşfetmiyordum 
ve şunun şurasında yaşadığım şehre 1.5 saatlik uzaklıktaydı 
ama gidip göreceğim her yeni yer beni daha gitmeden heyecanlandırıyordu.


Çünkü doğanın içerisinde kaybolmak beni tamamlayan ve nefesimin iziyle beraber yaşama karışmamı sağlayan yegane şeydi.

Konaklamak için Aybastı Kent Ormanı’na ait olan 2 bungalov evi 
gitmeden rezerve yaptık.
Oraya ulaştığımızda akşam olmuştu ve sis ve çise bastırmıştı.
Geceyi hep birlikte bir evde soba başında ısınarak geçirdik 
ve sabah bizi karşılayacak olan manzara için heyecanlı bir şekilde uykuya daldık.

Sabah gökyüzü bize kıyağınız geçmiş, mis gibi pırıl pırıl bir hava ile bize günaydın demişti. 
Hepimiz mutluyduk. 
Çünkü malum yayla havasına hiç güven olmazdı 
ve sisten dumandan hiç bir yer göremeden geri dönebilirdik.
Kahvaltıdan hemen sonra yola koyulduk. 
Yaylaya yaklaştığımızda mesire alanlarında yayılan koyunları görünce
 tüm çocukluğum bir bir geçti gözlerimin önünden.
Perşembe yaylasında hayvancılık hala sürmekteydi, 
hatta yayla içinde kuzu eti ve manda yoğurdu yiyebileceğiniz 
birçok yerde bulunmakta.







Biz rotamızı direk Çiseli Şelalesi'ne çevirdiğimizde Off-Roadcılarda 
Karga Tepesi'nin yolunu tutmuştu.






Çiseli Şelalesi'ne giderken çıktı önümüze koyunlarını otlatan Burhan.
Kendisinden koyun ve kuzularının fotoğrafını çekebilir miyiz diye izin istediğimizde 
sürüyü ürkütmeden ve tabi ki 
koyun köpeğinin de dikkatini çekmeden yanlarına gelebileceğimizi belirtti.
Şimdi siz doğaya koyunlara ve kuzulara bakarken 
ben size asıl iki cümleyle kendine hayran bırakan 
Burhan’dan söz edeyim.


14 Şubat’ta kaybettim abla ben babamı” dedi. 
Yaşı benden belli ki büyüktü ama saygısından abla diye sesleniyordu. 
Baba mesleği bu, dedi, yazları 6 ay yaylada koyunları yayıyormuş.

Biz onunla yanımızdaki meyvemizi paylaşmak 
isteyince bize borçlu kalmamak için
 “kaval çalayım mı size abla” dedi.




Herkes telefonunun kamerasını açıp onu videoya çekince utangaç ve mahcup bir halde 
bir yerde paylaşıp paylaşmayacağımızı sordu. 

Ben facebook ve whatsapp kullanıyorum diye söyleyince ben de, 
sen bana numaranı ver ben sana whatsapptan göndereyim dedim. 

Nasıl mahcup ve bir o kadar utangaç bir tavırla 
artık herkesin her şeye ve herkese ulaşabildiği 
şu dünya da bana dönüp “ayıp olmaz mı abla” dedi.
Olmaz dedim.
Bir yerlerde hala utanma duygusunun var olduğunu bilmek 
ve bir yüzde hala ar nedir görebilmek 
nasıl bir duygudur sadece sanırım ben gibiler hissedebilir.
Ve sen Burhan benim için bilmem kaç üniversite bitirmiş 
insandan daha bilgesin 
ve o yaşadığın güzel topraklar kadar 
bakir yüreğin.




Burhan'la vedalaşıp tekrar yola koyulduğumuzda bir süre sonra araçları parkedip  
şelaleye yürüyerek ulaştık.

Eğer Perşembe Yayla'sına giderseniz şelaleyi görmeden geri dönmeyin isterim hatta benim gibi çığlık çığlığa şelale karşısında çisesinde ıslanmanın tadınıda çıkarın





Şelale yolu üzerinde çocukluğumun tadı olan sıracalı bize göz kırptı 
ve hepimiz bir anda dağılıp  toplamaya başladık.


Akşam eve döndüğümüzde anlayacağınız ziyafet vardı. 






Yayla merkezine geri dönüş yolumuzda bisiklet safari ekibi bizi selamlayarak geçti. 
Perşembe Yaylası bisiklet safari ve off roadcıların gözde yaylalarından. 
Yazları belirli tarihlerde yaylada off road yarışları ve yağlı güreş şenlikleri yapılmaktadır.
Yolumuzu mendereslere kuşbakışı bakmak için Karga Tepesine çevirdik ve karşımıza çıkan dantel gibi işlenmiş manzara karşısında mest olduk.






Bunca güzelliğin içerisinde tek hoşunuza gitmeyecek şey çarpık yapılaşma, maalesef doğaya en yakışmayan 
şey betonarme yapılar burada da mevcut.


O nedenle yolunuz birgün Ordu'ya düşerse Perşembe Yaylası'nı ziyaret edip 
o güzelliğe şahit olmadan dönmeyin.

Doğayla ve sevgiyle kalın...